HURÛFÎ, BEKTAŞÎ BAHUSUS CAVÎDAN


Hurûfîlik nedir? Bektaşîlikle bir ilişkisi var mıdır?

Hurûfîlik, temelde Bektaşîlikle bir bağlantısı bulunmamasına karşın sonradan Bektaşîleri etkileyen Batınî hareketlerin başında gelmektedir. Hurûfîlik-Bektâşîlik tartışmaları, Karyağdı Bektâşî Dergâhı’nda baba olan Mehmed Necîb Baba’nın Hurûfîlerin temel eserlerinden olan ‘Işknâme-i İlâhî kitabını iki kez Litography usulüyle basması ile alevlenmiştir. Sultan II. Mahmud’un ölümüne kadar [1255/1839] amansız bir şekilde uygulanan takibat sonrasında 1288/1871 tarihinde Mehmed Necîb Baba’nın bu Hurûfî kitabını iki kez basması Sultan II. Mahmud döneminin ardından ikinci bir gerginliğe neden olur. Dönemin ünlü ulemasından, mevâliden ve meclis-i ma’ârif a’zâsından Harputlu İshak Hoca Bektâşîler aleyhinde “Kâşifu’l-Esrar Ve Dâfi’u’l-Eşrar” adlı ünlü eserini yayınlar. Bu eser kamuoyunda büyük bir yankı uyandırır. Kitap, Bektaşîleri din dışı ve dinsiz olarak niteler.


Hurûfîlik, temelde Bektaşîlikle bir bağlantısı bulunmamasına karşın sonradan Bektaşîleri etkileyen Batınî hareketlerin başında gelmektedir. Hurûfîlik-Bektâşîlik tartışmaları, Karyağdı Bektâşî Dergâhı’nda baba olan Mehmed Necîb Baba’nın Hurûfîlerin temel eserlerinden olan ‘Işknâme-i İlâhî kitabını iki kez Litography usulüyle basması ile alevlenmiştir. Sultan II.Mahmud’un ölümüne kadar [1255/1839] amansız bir şekilde uygulanan takibat sonrasında 1288/1871 tarihinde Mehmed Necîb Baba’nın bu Hurûfî kitabını iki kez basması Sultan II.Mahmud döneminin ardından ikinci bir gerginliğe neden olur. Dönemin ünlü ulemasından, mevâliden ve meclis-i ma’ârif a’zâsından Harputlu İshak Hoca Bektâşîler aleyhinde, “Kâşifu’l-Esrar Ve Dâfi’u’l-Eşrar” adlı ünlü eserini yayınlar. Bu eser kamuoyunda büyük bir yankı uyandırır. Kitap, Bektaşîleri, din dışı ve dinsiz olarak niteler. Harputlu İshak Hoca’nın kitabı şu şekilde başlar:

Elhamdu Lillâhi Rabbi’l-‘Alemîn Ve’s-Salâtu Ve’s-Selâmu ‘Ala Resûlihi Muhammedin Ve Alihi Ecma’în. Ve Ba’d Ma’lum ola ki, ehl-i İslâmı idlâl ile meşgul olan tavâifin en başlıcası tâife-i bektâşiyân olub, halbuki, bunların akvâl ve ef’allerinden ehl-i İslâm’dan olmadıkları ma’lum ise de bin iki yüz seksen sekiz [1288] tarihinde bütün bütün izhâr eylediler..” [İshak Hoca, Kâşifu’l-Esrâr, 1290/2]

Bektaşîleri hurûfî olarak nitelendiren ve bu yönde saldırılar sergileyen, İshak Hoca, kitabının bazı yerlerinde Bektaşî babalarıyla ilgili bir takım rivayetlere ayırdığı bölümler dışında, kitabının tümünü hurûfî cavidânlarının uzun uzadıya eleştirisine ayırır.

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, İshak Hoca’nın “Kâşifu’I-Esrar” kitabının yayınlanması gerek Bektâşî gerekse, diğer kesimler de büyük yankı uyandırır. İshak Hoca, Bektaşilerin Esrarını ifşa ediyorum diye aslında tümüyle Bektaşilik diyerek Hurûfîliğe saldırır. İshak Hoca’nın bu ünlü eseri birkaç defa basılır. Herkes bu kitaptan, Bektaşilerin sırrını çözdü diye birer tane edinir. Bu olayı; Ahmed Rıfkı, “Bektaşi Sırrı” adlı eserinde şöyle açıklar:

1290 [1873] tarihinde ‘Ulema-yı asırdan olup 1309 [1892]'da vefat eden Harputlu Hoca İshak Efendi [Kâşifu’I-Esrar ve Dâfi’u’I-Eşrâr] nâmında bir kitap neşreder.

Nâmının büyüklüğü, Sahib-i eserin o zamanlar Matbuât-ı Osmaniye erkânından bazıları hakkındaki i’tirazât ve Muvaffakiyâtı eserin az zaman içinde intişârını te’min eder. Herkes merak içinde bu kitaptan birer tane edinir. Fakat matlûb olan Bektâşilik sırrı halolunamadıktan başka, ortaya bir de Cavidân ve Hurûfîlik meselesi karışır. Herkesin fikri galatât girdaplarına düşer. Eskiden gâye-i tedkik yalnız Bektâşilik iken şimdi mesele çatal kazık olur. Çorbaya döner. Hoca Efendi Merhum, herkesin fikrini işgal eden bu meselenin hallini arzu etmiş, halka nef’i olur mülahazasıyla bu kitabı yapmış. Fakat yanılmış. Çünkü: nazar-ı tedkikini Bektaşilikten ziyade, Bektaşilikle hiçbir münasebeti bulunmayan Hurûfîliğe atfetmiş. İkiyüz sahifelik kitabı yalnız Hurûfîlerle, Hurûfîlerin eserlerine, bahusus Cavidân ve emsâli te’lifâta, hasrederek i’tirazât ve tenkidâtını onun üzerine yürütmüştür.” [Ahmed Rıfkı, Bektâşî Sırrı,1325:1/6-7]

Kâşifu’I-Esrar”ın yayınlanması, bir kaç kez basılıp, şöhret bulması büyük yankılar uyandırdığı gibi; Bektâşî topluluğuna karşı yeniden halk içinde infial uyanmasına neden olur. Bunun üzerine bazı Bektâşî Baba ve Şeyhleri, bu kitaba reddiyeler, savunmalar kaleme alırlar.

İlk olarak, Merdivenköy Şahkulu Sultan Dergâhı postnişîni Mehmed Ali Hilmî Dedebaba, “Kâşifu’I-Esrar”a bir redddiye kaleme alır. “Bektâşî Sırrı” adlı kitabın yazarı Ahmed Rıfkı’ya göre kitap baskıya girmez, yazma olarak kalır. Ancak, yaptığımız araştırmalar sonucunda Süleymaniye Kütüphanesi İzmirli İsmail Hakkı bölümü 1228 numarada kayıtlı yazma bir nüshasını tespit etmiş bulunmaktayız. Bu eserin microfilm ve CD kopyalarını alarak tetkik ettik.

"O zamanlar bu kitaba Tarikat-ı Bektâşiyye müntesiplerinden Ahmed Rif’at Efendi cennet-mekân tarafından Salifu’I-‘Arz “Mir’atu’I-Mekasid fi Def’il-Mefasid” ismindeki kitap yazılmış ve 1293’te tab’ dahi edilmiş. Ve bilhassa Merdivenköy Dergâh-ı Şerîfi postnişîn-i sâbıkı Mehmed Ali Hilmî Dedebaba merhum tarafından yazıldığı rivâyet olunan reddiye kisve-i tab’a girmedikten başka bir çok İhvân-ı safânın dahi manzuru olmamıştı." [Ahmed Rıfkı, Bektâşî Sırrı, 1325:1/113]

Ahmed Sâfî bey’in “Sefînetu’s-Sâfî “ adlı eserinde de bu reddiyeden söz edilmektedir:

"Sadrazam Şirvânî Mehmed Rüşdî Paşa’nın sadaretinde hâce İshak Efendi bu matbu risâleyi [‘Işknâme] esas ittihâz ederek Kâşifu’l-Esrâr ve dâfi’u’l-Eşrâr nâmıyla Bektâşîler aleyhinde bir risâle yazarak neşr eylemiş ve bu risâlenin meâline bakılır ise erbâbına ma’lum bir hakîkattir. Hâce Efendi Câvidân’ı okumadığı ve çünkü Câvidân’ın miftâhı [her ne kadar miftâhını elde ettiğini risâlesinde iddia eylediği halde] eline geçmemiştir.

Rüşdî Paşa’nın sadâretinden infisâlinden sonra Kâşifu’l-Esrâr risâlesine karşı Bektâşîler de [... ] nâmıyla bir reddiye yazmışlar idi. Bu reddiye Nerdibân karyesindeki Bektâşî Dergâhında baba olan Mehmed Ali Hilmî Dedebaba’nın âsâr-ı kalemiyyesinden olduğu rivâyet olundu. Bu risâlenin yazılması siyâsiyât ile taalluku olduğu anlaşıldı." [Ahmed Sâfî, Sefînetu’s-Sâfî, 321-322; Aktaş, 1999.144]

Hurûfîlik, İran-Esterabâdlı Fazlullah-ı Hurûfî tarafından tesis edilmiş bir bâtınî harekettir. Fazlullah mezhebini 788/1386 tarihinde Esterabâd’ta kurmuştur. 740/1340 tarihinde Esterabâd’ta dünyaya gelen Fazlullah, Bâtınî-Kırmıtî usulünü esas alarak harflere verilen sayı ve manalarla bâtınî te’villeri pekiştirerek ulûhiyetini ilan eder.

Fazlullah-ı Esterabâdî’nin kurucusu olduğu hurûfîliğe göre varlığın zuhuru ses ile olur. Zira önce kelâm vardı. Gizli bir hazine olan Allah kendisini kelam ile gösterir. Ses ise gayb âleminden ayn âlemine gelen, taayyün âleminde zuhur eden her varlıkta mevcut olup, canlılarda fiili, cansızlarda kuvvet şeklindedir. Sesin kemali de söz ile olur. Söz harflerden mürekkeptir. Hz.Muhammed 28 harfle konuşmuştur. Arapça ve Kur’an’da 28 harf vardır. Farsça’da ise 32 harf mevcuttur. Fadlullah’ın Cavidannâmesi ise 32 harften oluşmuştur. [Gölpınarlı, 1989; Rıza Tevfik, 1909 ]

Hurûfîliğe göre insanlar ve âlem de harflerle yaratılmıştır. Her Peygambere inen harfler kademeli olmuştur. Âdem 9 harfle, Hz.İbrahîm 14, Hz.Musa 22, Hz.İsa 24, Hz.Muhammed 28; Fadlullah-ı Hurûfî ise 32 harfle konuşmuştur.
Buna göre herbir harf sayısı, her bir peygamberin konuştuğu dilin harf sayısını gösterir. Ve bunlarda, harf sayılarında tezahür eden ulûhiyettir. Hurûfîliğe göre bu peygamberler kendilerinden sonrakilerin zuhurunu müjdelemiştir. Hz.Muhammed [s.a.v] ise Fadlullah-ı Hurûfî’yi müjdelemiş. [a.g.e]

Fadlullah-ı Hurûfî’ye göre harfler insan vücudunda tezahür eder. Bilhassa insan yüzünün her bir vechesi herbir harfi ve ona tekabül eden sayıyı belirtir. Buna binaen, Fadl-ı Hurûfî, namaz, oruç, zekat, hacc gibi tüm hükümleri bu şekilde insan suretine sayılar ve harflere tatbik etmiştir. Yani tüm hükümler, bu harfler ve sayıları insan suretinde mevcuttur. Hurûfî, Cennet-Cehennem’i de bununla izaha kalkışır.

Hurûfîliğe göre kâinat üç devre üzeredir: Nübüvvet, İmamet, Ulûhiyyet. Nübüvvet, Âdem’le başlayıp, Hz.Muhammed’le bitmiştir. Sonra Hz.Ali ile beraber imamet devri başlamış, 11.İmam Hasan el-Askerî ile nihayet bulmuştur. Mehdî olan Fadlullah-ı Hurûfî’nin zuhuru ile ulûhiyet devri başlamış, ondan evvelki bütün nebîler ve imamlar onun müjdecisidir. [ Gölpınarlı, 1989; Rıza Tevfik, 1909 ]

Hurûfîliğin amacı insanı, dolayısıyla Fadlullah’ı ilahlaştırmaktır. Kâinat mutlak varlığın zuhurudur. Bu zuhur kuvveden fiile doğru gelişmiş, melekût âleminden, tabiatlar âlemine gelmiş, göklerle tabiat ve unsurların birleşmesi, cansızlar, nebatât ve canlılar husule gelmiş, bu devir insana gelince kemale ulaşmış. Hurûfîlikte, insan kainatın göz bebeğidir. Fakat onların içinde birisi diğer bütün insanların göz bebeğidir. O da bütün kâinatın hâkimi ve âmiridir. Hz.Muhammed kendi devrinin o tek insanıdır, ondan sonra imamlar da kendi devirlerinin tek insanlarıdır. Nübüvvet devrinden sonra, imamet devri mehdî ile Kemâle ulaşır, orada da ulûhiyyet [ilahlık] devri başlar. O da Fadlullah-ı Hurûfî’dir. Yani ulûhiyyet [hâşâ] Fadlullah’tadır. [ İshak Hoca, 1290 ]

Fadl-ı Hurûfî bu yüzden Hurûfîlerce, Fadl-ı Yezdân, Fadl-ı Subhân, Fadl-ı Feyyâz, Fadl-ı Kerîm, Fadl-ı lemyezâl, Fadl-ı layezâl, Fadl-ı Hayy olarak ta isimlendirilir. Yani tüm İlâhî sıfatlarla isimlendirilerek, ilahlaştırılır. [Gölpınarlı, 1989]

Fadlullah-ı Hurûfî, yazdığı kitaba “Cavidannâme” adını vererek ulûhiyyet davasını pekiştirmeye çalışmıştır. Yani kitabına da kendisi gibi ulûhiyet sıfatı vermiştir. Hurûfî ayrıca, Kur’an-ı Kerîm’deki tüm “Fadl” kelimelerinin kendisine işaret olduğunu da iddia etmiştir.

Fadlullah bütün Şer’î hükümleri Bâtıni te’villerle kaldırmıştır, mesela ona göre 5 vakit namaz, Âdemoğlu’nun vechini müşahede etmek, görmektir. Kısacası Fadl-ı Hurûfî’nin yüzünü görmekmiş. Ayrıca bütün mukaddes kitaplar, Tevrat, İncil, Zebur, Kur’an ve Cavidân [!] insan varlığında yazılıdır. Cenab-ı Hakk, bir insanın yüzünde tezahür ve insanı temyiz eden bir kelâmdır. İnsanın yüzünde yedi siyah hat vardır: İki kaş, dört kirpik, bir saç. İnsan bu yedi hatla anadan doğduğu için bunlara “Hutût-ı Ümmiye” ana hatları denir. Bunlar hal ve mahal, yani hatlar ve yerleri bakımından hesaplanınca 14 olur. Erkekte, ergenlik zamanında ortaya çıkan 7 hat daha vardır; sağ ve sol yanlarda iki bıyık, iki sakal, bir burun hatları. Bunlara da “Hatt-ı Ebiyye” adı verilir. Bunlar da hal ve mahal itibariyle on dört olur, mecmu’u 28 eder ve Kur’an’ın 28 harfine karşılık gelir. Saç ve enfaka, istiva ile ortadan ikiye ayrılırsa sekizer olur ve toplamı on altı eder. Hal ve mahal itibarıyla otuz iki olur ki, Cavidan’ın yazıldığı otuz iki [32] harfe tekabül eder. [Feriştehzâde, ‘Işknâme, 1288]

Harfler ve hatlarla dinî emirleri tevil, bu inancı hazırlamak için kurulmuş bir metoddur. Hurûfî inancının esası, insanı ve Fadlullah-ı Hurûfî’yi Allahlaştırmaktır. 788 [1386] yılında inançlarını açığa vurup yaymağa başlayan Fadl-ı Hurûfî, birçok halife edinir. Ancak 798 [1396] tarihinde, Timur’un oğlu Miran Şah’ın emriyle hapsedilir. 796 yılının Zilka’de 6. gününde öldürülür. Cesedi iple bağlanarak, sokak, sokak, çarşı çarşı dolaştırılır. Bu zaman zarfında; Fadlullah-ı Hurûfî, Isfahan’dan Bakü’ye kadar bir alanda kendi mezhebini, inancını yayma faaliyetlerinde bulunur.

Fadlullah’tan sonra da Hurûfîler [Halife ve müritleri] takibata uğrar. Halifelerinden ünlü Şair Nesimî Halep’te yakalanarak öldürülmüştür. Diğer bir kısım halifeleri ise Irak, Suriye ve Anadolu’ya sığınır. Özellikle Anadolu ve Rumeliyi mesken edinirler. Bir numaralı halife Aliyyu’I-A’la [Aliyyülâlâ], Anadolu’da Bektaşilerin arasına sızar. Haririzade, Muhammed Kemaleddin’in “Tibyanu Vesâili’I-Hakaik fi beyani Selâsili’t-Taraik” adlı eserinin Bektaşîlik Bölümünde Aliyyu’l-A’la’nın Hacı Bektaş tekkesindeki, Hacı Bektaş’ın torunlarının arasındaki ihtilafı fırsat bilerek bu tekkeye girip, Bektaşiler arasında Fadlullah-ı Hurûfî’nin eserleri başta olmak üzere Hurûfî eserlerini yaydığını ve sır diyerek Hurûfî düşünceleri ilka ettiğini söylemektedir. [Harirîzâde, Tibyanu’l-Vesâil, Süleymaniye [İbrahim efendi] Kütüphanesi, No. 430–432]

Harputlu İshak Hoca da “Kâşifu’I-Esrar ve Dafiu’I-Eşrar“ adlı eserinde, Aliyyu’l-A’la’yı ve Bektaşî tekkesine sızmasını şöyle anlatır:

"Fadl-ı Hurûfî’den sonra, halifeleri firar ederek bilâd-ı Müslimîn’e münteşir olup, Millet-i İslâmiye’yi idlâl ve iğfal ile meşgul oldular. Lakin Aliyyu’l-A’la ismiyle müsemma olan halifesi Anadolu’da Hacı Bektaş tekyesine gelip inziva ederek ve Cavidân’ı -Fadl-ı Hurûfî’nin kitabı hafiyyen ehl-i tekyeye talim eyleyerek ve “Bu tarîk, Hacı Bektaş-ı Velî’nin tarîkidir. [yolu]”, diye beyan eyledikte, ehl-i hankâh dahi cümle cahil ve nâdân olmasıyla, muktezâ-yı Cavidân cümle teklifât-ı ilâhiyeyi [ilahi emirleri, ibadetleri] inkâr ve nefs-i emmare’nin hevâsına muvafakatı âşikâr olduğundan kabul eyleyip ve ismini sır koyup, gâyet ihfayı tenbih eylediler, ol derece ihtimam ettiler ki bir kimse dâhil-i âyînleri olup sırrı ifşâ ederse ol kimsenin katlini iltizâm ederler." [İshak Hoca, Kâşifu’I-Esrar, 1290: 4-5]

Aliyu’I-A’la’nın Bektaşîliğe ne derece sızdığını bilemeyiz. Özellikle Hacı Bektaş tekkesindeki konumu konusunda da elimizde yeterli bilgi mevcut değil. Gerçi, onun Kıyâmetnâme ve Tevhîdnâme adlı kitapları Bektaşîlerin bir bölümünde okunagelmiş, ancak Hurûfîliğin tüm Bektaşileri etkilediği yolunda, Harputî İshak Hoca’nın iddialarına karşı Hurûfîliği red eden Alevi-Bektaşi eserleri mevcuttur. Buna karşın, Bektaşilerin bir bölümünün Hurûfîliğe meylettiği, bir kısım Hurûfîlerin de Bektaşilik perdesi altında faaliyet gösterdiği de bir gerçektir. [Birge, 1965]

Fadlullah-ı Hurûfî’nin İran’dan kaçan halife ve müritleri Anadolu içinde yoğun bir faaliyet içine girdikleri gibi, hurûfîliği yayan bir çok kitap ve risalede yazarlar. Bunlar önceleri Farsça iken, sonraları, Türkçe risaleler de kaleme alırlar. [Bu konuda bkz. Müfid Yüksel, Bektaşîlik ve Mehmed Ali Hilmi Dedebaba, 2002:126–140]
MÜFİD YÜKSEL

1 yorum:

murat subaşı dedi ki...

Sayın hocam elinizesağlık çok net bir şekilde açıklamışsınız.Biraz da günümüzdeki hurûfilerin pozisyonları hakkında da bizleri bilgilendirirseniz sevinirim.Teşekkürler

Yorum Gönder

HAŞİYE

Hovardalık günlerimin sonunda daha fazla hayaller içerisine gömülür, pişmanlık, gözyaşları, lanetler ve sevinçlerle dolardı yüreğim. Bazı zamanlar, bu sarhoşluk ve her yanımı kuşatan mutluluk, bana kendimle alay etmeyi unuttururdu. Neredeyse damarlarımda dolaşırdı umut, inanç ve sevgi. O zamanlar dışarıdan gelecek bir mucizeyle önümdeki her şeyin ferahlayacağına, iyi, güzel ve kusursuz bir çalışma ufkunun beni beklediğine inanırdım. Yeraltından Notlar -Dostoyevski

CIRCA LUMINA

It seems to me that we must make a distinction between what is "objective" and what is "measurable" in discussing the question of physical reality, according to quantum mechanics.The state-vector of a system is, indeed, not measurable, in the sense that one cannot ascertain, by experiments performed on the system, precisely (up to proportionality) what the state is; but the state-vector does seem to be (again up to proportionality) a completely objective property of the system, being completely characterized by the results it must give to experiments that one might perform.

Roger Penrose- The Emperor's New Mind